| |









Yamaha Virago 535
2000
|
MARANGOZUN PORTRESİ
7 Temmuz 1999, Hürriyet Gazetesi
Kumbaracı Yokuşu’nda küçük bir marangozhane. Burada sadece masif eşyalar
üretiliyor. Sarp Baykara, ustasından devraldığı atölyesinde sadece
yaptığı eşyayı iyi kullanacağına inandığı kişilerin siparişlerini kabul
ederek mesleğini sürdürüyor.
Bir taraftan ağabey kardeş gibiydik, bir taraftan da rendeyi tezgahın
üzerine yüzünün üstüne bıraktığım zaman, rendenin bıçağı tezgahta
körlenir diye rendeyi kırıp arkamdan atardı. Bir gün;
-Usta, rendeyi niye ortasından kırıp atıyorsun.
dedim.
-Evladım, iki şansım olsun! Birinde vuramazsam, ikincisinde isabet
ettireyim diye !
dedi.
Bu Bodrum’da başladığı marangozluk macerasını İstanbul’da sürdüren Sarp
Baykara’nın ustasıyla ilgili anılarından sadece biri. Baykara’ya göre
Allah rahmet eylesin ustası Bülent Aloğlu sanki 1000 yaşında ama 3 bin
yıllık bilgiye sahip bir bilge kişiydi. Ama kendisi de en az ustası
kadar ilginç, gülümsemesi ile kaşlarını çatması arasında çok az zaman
farkı olan biri. Artık kaybolmaya yüz tutmuş masif mobilya ustalarından
biri o. Kumbaracı yokuşundaki marangozhanesinde sipariş üzerine masif
mobilyalar yapıyor. Ama eğer sipariş verenin yaptığı eşyayı iyi
kullanacağına kanaat getirmezse, siparişi almamak için ne yapıp edip bir
yol buluyor.
İşlediği ağaçları insanlara benzetiyor;
-Belli ağaçların belli huyları var, tıpkı insanlar gibi. Bazı ağaçlar
zor, huysuz, kaprisli. Bazı ağaçların suyu düzgün, insanla ilişkisi
düzgün.
Hediye Atölye...
45 yaşında Baykara. "Okulun şimdiki halini bilmem ama.." dese de tipik
bir Galatasaray’lı, bu konudaki eleştirilere de tahammülsüz. Bülent
Usta’nın teklifiyle marangozluğa başlayana kadar çok çeşitli işler
yapmış. 79’da ailesiyle Bodrum’a yerleşince ilk olarak bir lokanta
açmış, 82’de ise lokanta kapanınca Bülent Usta ile çalışmaya başlamış.
Ustasını öyle sevgi ve saygı ile anıyor ki,insanın aklında ister istemez
doğru yerde, doğru zamanda olup, doğru cümleler kuran bir film kahramanı
canlanıyor. Baykara, “Ustam giderken bana atölyeyi hediye ederek gitti.
Çünkü kendi ustası da ona yetiştirdiği bir çırağa atölyeyi bırakmasını
vasiyet ederek hediye etmiş. Eski bir esnaflık geleneği bu" diyor. Ama
kendisinden sonrası için biraz kaygılı Baykara. Çünkü bu günün marangoz
ustalarının çırak bulmada ciddi sorunları varmış. Ailelerin marangozluğu
tehlikeli bulduklarını söylüyor.
Fabrikasyon üretimin tehdit ettiği meslekler listesinde ilk sıralarda
olan marangozluğun zaman içinde gittikçe değiştiğine inanıyor.’ “Bugünün
mobilyacılığından sonra bir de bugünün cilacılığı diye bir şey söz
konusu. Mesela adam gürgen ağacını maun rengine boyuyor ve çok da güzel
olduğunu düşünüyor. Ağacı renklendiren, toprağın içindeki madensel
tuzlar ve tanenler. Bu kadar doğal, bu kadar mükemmel çalışan bir
mekanizmadan sonra insanlar bir ağacı, bir başka ağacın rengine
boyuyorlar.”
Marangozhanelerde kaplama mobilyacılığın yaygınlaşmasının doğal olduğunu
düşünmekle birlikte bu değişim onu üzüyor.” Ukalalık etmiş olmayayım ama
tahtadan yapılmış bir masanın üzerinde yemek yemek, lezzetli yemek
yemektir” diyor.
Baykara masif mobilya konusunda ısrarlı olmasının nedenini ise şöyle
açıklıyor, “Piyasa herkesin yaptığı ve kullandığı malzemelerle mobilya
yapmak bazı ustaların kendi ustalık gururlarına, öğrendiklerine ve
tecrübelerine hafif işler gibi geliyor. Bunlardan biri de benim. Ben
ağaçla haşır neşir olmayı, bana cevap verebilecek bir malzemeyle, daha
yoğun ilişki içinde çalışmayı daha çok seviyorum. Bu bakımdan masif
mobilya yapıyorum. Baykara masif mobilya konusunda tutkulu olmasına
tutkulu ama piyasa şartları onun bu tutkusuyla pek uyumlu değil.
Fabrikasyon ile kendi ürünleri arasındaki farkı anlatırken,
konfeksiyonla butik karşılaştırmasına tutunuyor; “Konfeksiyoncu bütün
bedenlerde elbiselerini diker askısına asar, gidip oradan üzerinize
uyanı alırsınız. Halbuki butikte ya da terzide kumaşınızı seçersiniz,
sizin ölçünüz alınır ve yapılan sadece size özel bir elbisedir,
başkasında yoktur. Bizim yaptığımız bu.”
Bir öğrenci gibi…
Fabrikasyon üretime oranla yüzde 40-50 oranında daha pahalı olan bu
üretimi sürdürmek herkesin harcı değil. Bu nedenle de atölye üretiminin
daha ucuz olan kaplama ürünlere kaydığını söylüyor Baykara. Zaten
Baykara da şu anki işini ancak Teşvikiye’deki antika mağazasının
kazancıyla destekleyerek sürdürebiliyor. Gerçi oturmayı sevmediği için
günde ancak bir kaç saat antikacı dükkanında kalıyor. “Marangozhanede
yanımda iki arkadaşım var onlarla çalışıyorum, Cemal ve Yaşar Usta.
İkisi de kendi işlerini çok güzel yaparlar” Ama tüm ustalığına rağmen
bir yandan da hala öğrenci olduğunu düşünüyor. “Bu iş önemli bir
olgunluk işi, ben daha hamım. Her gün kendi kendime yeni bir şeyler
öğreniyorum. Tahtaları kaldıramayacak hale gelene kadar bu işi yapayım
diyorum”.
* * *
7 Yıl Sonra, 12 Ocak 2006 - Motorium
Bu kış uzun sürdü. Her yer bembeyaz. Keyifle pırıl pırıl
motosikletlerimin arasında dükkanımda oturuyorum. Telefonum çaldı, gayet
tok bir ses ismimle beni istedi.
-Tolga’cım ben Sarp Baykara. Hatırlar mısın 15 yıl önce Bodrum’da
rahmetli Muhittin Usta’nın orada motosiklet üzerine hoş bir sohbet
yapmıştık.
-Hatırlıyorum bir kaç arkadaştık, siz hangisiydiniz onu çıkaramadım.
-Bak Tolga’cım senin orada 2000 model, 4998 kilometrede, yeşil beyaz
renkli, Virago varya, o şimdi benim oldu, hayırlı olsun. Ben ocağın
onyedisinde, saat 14.00’de yanına geleceğim, görünce hatırlarsın.
-Hayırlı olsun da Sarp bey, motosiklet görmeden alınmaz. Ben sıfır
motosiklet alırken bile gidip inceliyorum.
-Tolga’cım senin bu huyunu Türkiye’de bilmeyen mi kaldı, ben motosikleti
senden alıyorum hayırlı olsun.
deyip telefonu kapattık. Telefonla ikinci el motosiklet satmaya alışığım
ama daha önce Sarp beyle hiç alış veriş yapmamıştık. Virago’nun sahibi
Naci beyi aradım. Böyle böyle oldu ya karda kışta biri bizimle eğlendi
yada motosikletin satıldı. Çünkü ben Sarp beyden telefon numarası adetim
olmadığı için istemedim. Sen yine de o gün burada ol dedim. Aradan bir
iki saat geçmişti ki Sarp bey yine aradı.
-Ya Tolga’cım sonradan aklıma geldi, Virago’nun heyecanıyla sana
telefonumu bırakmayı unutmuşum, ben Tophane’de oturuyorum, hava biraz
düzelsin diye birkaç gün sonrasına randevu verdim.
deyip telefonlarını bıraktı. Söylediği gün ve saatte geldi. Görünce
rahmetli Muhittin Usta’nın servisinde Kawasaki ZZR1100 sohbeti
yaptığımız arkadaş olduğunu hayal meyal hatırladım. Çaylarımızı içerken
göz ucuyla Virago’suna bakıyor yüzü daha da aydınlanıyordu. Çok mutlu
olduğu her halinden belliydi. Ben de hem eski bir dostumu bulmuş, hem de
hala sürdürdüğümüz güvenle iş yapma keyfini yaşıyordum. Sarp, oğlu
Can’la gelmişti. Can henüz 16 yaşında, sonradan eşi Güney hanımdan
ögreneceğim ki, Sarp aslında ZZR1400 istiyormuş. Böyle sakin bir klasik
almasının sebebi, eşi ile birlikte rahat gezebilmek içinmiş. Zaten kask
ve giysilerini hep eşine ve kendine göre seçti. Benim ikinci bir
tahminim de Sarp, eğer Can’da binmek isterse onunda binebileceği bir
motosiklet aldı.
-Sarp’cım, Virago’nun bir sesini duyalım.
-Bu soğukta zahmet etme zaten fabrikadan çıktığı gibi.
Israr ettim.
- Peki kızımızın sesini bir duyalım.
dedi. Sarp bir yandan motosiklete bakıyor ama daha çok Can’ın
gözlerindeki parıltıyı seyrediyordu. Oğluyla birlikte oynayan mutlu bir
baba fotoğrafı görüyordum. Bu güzel karşılaşma yaklaşık iki saat kadar
sürdü. Sarp’a,
-Şimdi seni Naci ile birlikte devir işlemlerimizi yapacak Birol’a
göndereceğim, Üsküdar’ın çok sevilen bir delikanlısıdır, artık oradan
hep beraber nereye gidersiniz bilemem.
deyip,yolcu ederken Sarp bana;
-Tolga’cım seninle daha çoook beraber olacağız, Tophane’den, Maltepe’ye
gelip, seni görüp geri dönmek benim için çok güzel bir gezi olacak
dedi ve gittiler. Saat 17.00 civarında Naci’den telefon geldi.
-Tolga ağabey biz Birol ağabey’de işlerimizi bitirdik, kendisi gelemedi
ama bizi Üsküdar’da Kanaat Lokantasına gönderdi, bir güzel yemeğimizi
yedik, çaylarımızı içiyoruz, Sarp ağabey’lerde deniz motoruyla karşıya
geçecekler.
O sırada Sarp ahizeye doğru sesleniyor;
-Tolga’cım gelmediğine pişman olacaksın, biz buradan eğlenmeye gidiyoruz
ve arkasından o güzel kahkahası.
Bu kış uzun sürdü, her yer hala bembeyaz. Sarp beni her gün aradı.
-Tolga’cım dükkan soğuk mu, üşüyor musun.
-Ağabey sağol, sesini duymak çok güzel, son yıllarda hala senin gibi
insanların olduğunu bilmek bana büyük moral verdi.
-Valla Tolga’cım, ben de senin vesilenle Naci gibi, Birol gibi değerli
arkadaşlar tanıdım, sende sağol.
Bir ertesi gün;
-Kardeş, sizde Virago var mı acaba?
-Var fakat Sarp isminde bir arkadaş aldı.
-Kaçırdık desene.
Sonraki gün;
-Tolga’cım şu ayırdığımız aksesuarlar ne tuttu bir söylesene, sana
gönderteyim.
-Ağabey ne acelesi var, gelince hallederiz.
-Tolga’cım motosikletçiye kışın para lazım, hava güzelken kıymeti olmaz.
Yine bir sonraki gün;
-Tolga’cım şu havalar bir açsın, gelip alacağım kızımı, sana orada mani
olmuyor degil mi? Ben de buralarda bir garaj bakıyorum,150 YTL
istiyorlar normal mi?
-Ağabey ne diyorsun, seni kandırıyorlar. 150 YTL ye motosiklet için
garaj kirası mı olur, bunun raici 30 ile 50 YTL arasıdır. Sakın verme o
parayı.
Ertesi gün;
-Tolga’cım kasko için seni arayacaklar, 900 küsur diyorlar.
-Ağabey, bana çok geldi. Hem motosikletçi hem de sigortacı Murat var,
bir de o fiyat versin.
Murat’tan muafiyetsiz altı ay ödemeli 680 YTL fiyat gelince;
-Tolga’cım sağol, kim uğraşacak peşin ödeyelim, olsun bitsin.
-Sarp’cım o zaman Murat’a 650 YTL gönder, nakit indirimi var.
Murat, Sarp’ın kaskosunu hemen yapıp, evrakı adresine gönderdi. Sarp’ın
bütün işleri onun güzel gönlüne göre dört dörtlük bitmişti. Karlar
erisin, yollar biraz kurusun gelip alacaktı. 19 Ocak Perşembe günü işe
gitmek üzere hazırlanmak istedim, fena üşütmüş olmalıyım ki, gidemedim.
Ertesi günü hava da, ben de düzelmiştim. Büyük bir hevesle mağazamı
açtım. Sarp gelir diye çayı demledim. O gün Sarp ne aradı, ne geldi. Ben
de sanki motosikletini gel al der gibi olmasın diye aramıyordum.
Cumartesi günü artık kardan eser kalmamıştı. Pazartesi günü de Sarp’tan
yine ses çıkmadı. Akşam üzeri Honda Rebel’i teslim ederken, telefonum
çaldı. Arayan Sarp’ın eşi Güney hanımdı. Daha önce hiç konuşmamıştık.
Ama ben telefonda Sarp’ın kask ölçüsü için, eşine Güney diye
seslendiğini duymuştum. Güney hanım;
-Tolga bey sizi perşembe günü aradım ancak bulamadım. Sarp’ı perşembe
günü kaybettik.
dediğinde, uzun bir sessizlik oldu. Şaşkınlık ve çaresizlik içersinde
zar zor Güney hanım’a baş sağlığı dileyebildim. Rebel’in sahibi Murat’da
karşımda benim yaşadıklarımı hayretle izliyordu. Eve geldiğimde herkes
neşeyle beni karşıladı. Hayat normal seyrindeydi. Onları üzmemek için
paylaşmadım. Sadece Buket’e bana bu akşam daha çok rakı ver dedim.
İkinci kadehte yukarı kata çıkıp, can arkadaşım Ertuğrul’u aradım.
Onunla paylaştım. Çok ağladım. Hangi birine üzülmeliydim. Sarp gibi bir
insana doyamadığıma mı, onca heveslendiği motosikletine binemediğine mi,
Can’ın 16 yaşında babasız kalmasına mı, eşi Güney hanıma mı, şaşırdım
kaldım.
Ertesi günü toparlanıp Güney hanımı aradım. Sarp’ın aldığı her şey bende
duruyordu. Can’ın motosiklete binmesi için yaşı küçüktü. Aile şimdilik
binmemesi yönünde doğru bir karar aldı. İki gün sonra Güney hanımdan
büyükçe bir zarf geldi. İçinde Sarp’ın kara kalem çalışması çok güzel
bir portresi, Hürriyet Gazetesi’nde 7 Temmuz 1999’da yayımlanan mesleki
kariyeri ve üzerinde “Ağacın Öyküsü” yazan bir CD çıktı. Sizlere
“Marangozun Portresi’ni, noktası ve virgülüne kadar, Şengün Kılıç’ın
kaleminden yazının başında verdim. Sağolsun Ertuğrul, Sarp’ın portresini
sayfaya girdi. Fakat asıl izlenmesi gereken “Ağacın Öyküsü” nü teknik
olarak burada yayımlamamız mümkün olamıyor. 2004 yılında bir TV kanalı
için özenle hazırlanmış ve bence Sarp Baykara’nın öyküsü. Ben de Sarp’ın
Türkiye’nin son masif ustalarından biri olduğunu, hemen hemen sizlerle
birlikte öğrendim. Öyküden sizlere bir iki cümle aktarmak istiyorum;
-Bu
işin manevi tarafı da var. Yani nasıl söyleyeyim, işte sivriliklerinizin
kaybolmuş olması lazım, doğayı dinleyebilecek sakinlikte, o mizaçta
olabilmeniz lazım. Başka türlü olmaz. Yani ben bugün bir fidan diksem,
kereste verdiğini ben görmem, torunum görür.
-Şimdi biz bu tahtaya borçluyuz. Yani oradan yüz santim boyunda bir
tahta lazımken, gidip 150 santim boyunda bir tahtayı alıp kesmeyiz biz.
105 santim tahta ararız. 103 santim tahta ararız. Belki onbeş dakika
sürer. Sürsün önemli değil. Bizim işimiz böyle.
-Marangozun karı, talaşıyla, telaşı. İş yetiştirme telaşı, bir de
makinenin altındaki talaşı. Başka bir şey kalmaz ki bize.
Sevgili Sarp, seni onbeş yıl sonra buldum, yine kaybettim. Güney hanım
“O şimdi motosikletiyle geziyor” diyor. Giderken çok mutlu olduğunu
söyledi. Buna sebep olduğuma memnunum. Ne var ki sana doyamamıştım.
Senle paylaşacağım, senden öğreneceğim o kadar çok şey vardı ki, hepsi
yarım kaldı.
Kısmet, belki bir onbeş yıl sonra yine bilmediğimiz bir yerde
karşılaşırız.
Motosikletçi
Tolga Büyüköner
Mart 2006
Referans;
Hürriyet Gazetesi’ndeki ilgili bölüm, 7 Temmuz 1999 Çarşamba günü Şengün
Kılıç imzasıyla yayınlanmış bir yazıdır. Link;
http://arsiv.hurriyetim.com.tr/istanbul/turk/99/07/07/isthab/16ist.htm |
|